Header Ads

“Yalnızca Taraftar Değil, Sömürülen Emekçi, Şiddet Görmüş Vatandaşız”


Gezi Parkı Direnişi boyunca, polis şiddetine, demokratik talepleri dikkate almayan iktidara karşı sokakta olmasına en çok şaşırılan gruplardan biri futbol taraftarlarıydı. Ancak Beşiktaşlılar, özellikle de çArşı grubu, toplumsal sorunları uzun süredir dillendiriyorlardı. Sokağa inen taraftarların yaşadıklarını, Beşiktaş’taki polis şiddetini ve Türkiye’deki mevcut taraftar algısında yaşanan kırılmayı, Halkın Takımı taraftar grubundan Önder Abay, Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.

Gezi Parkı olaylarına 31 Mayıs sabahı yapılan saldırının ardından dâhil oldum. Zaten polis şiddeti bizim için çok yeni bir durum değil; 1 Mayıs’tan 31 Mayıs’a kadar çok yoğun biçimde birkaç defa yaşadık… Gezi Parkı ve Taksim Meydanı konusundaki tartışmaları elbette biliyorduk ve polisin barışçıl kişilere düzenlediği saldırıdan sonra Halkın Takımı grubu olarak müdahil olduk. Biz çArşı’nın altında, Halkın Takımı ekibi olarak hareket ediyoruz. Oldukça kozmopolit bir örgütlenme olan çArşı’dan ayrı değiliz ama biz biraz daha politiğiz; rengimiz, sloganlarımız daha farklı, kendimize ait bir dergimiz var. Bizi üzerinde “Halkın Takımı” yazan atkılarımızdan tanıyabilirsiniz.

Hem Taksim Meydanı’nın keyfi olarak kapatıldığı 1 Mayıs’ta, hem de 11 Mayıs’ta yıkım öncesinde İnönü Stadyumu’nda oynanacak son futbol maçından önce polisle karşı karşıya geldiniz. Beşiktaş Mayıs ayını nasıl yaşadı?

1 Mayıs’a çArşı olarak katıldık ama daha yürümeye bile fırsat bulamadan polis saldırısıyla karşılaştık. Barbaros Bulvarı’nda, Köyiçi’nde ve semtin her yerinde gün boyu olaylar oldu, polis saldırısı gün boyu sürdü. 1 Mayıs’taki saldırıların üzerinden çok geçmeden, 11 Mayıs’taki Gençlerbirliği maçı öncesi yine polisle karşı karşıya geldik. Maç öncesinde Bulvar üzerinde peş peşe iki motorlu yunus polisi ile taraftar grupları arasında karşılıklı sözlü sataşma oldu, sonra da polis silahını çıkarıp ateş etti. Tabii, sonrasını da durduramadık olayları… Semtin içinde başlayarak, Maçka’ya uzanan çatışmalar saatlerce sürdü. Açıkçası Gezi Parkı olayları başladıktan sonra da, polisin tavrı ve uygulanan şiddetin dozajı bizi hiç şaşırtmadı. Biz sosyalistiz; polisin tavrını da, tarzını da net olarak bilen kişileriz. Polis hiçbir zaman dostumuz olmadı, hiçbir zaman da olmayacak. Olaylar boyunca bizi şaşırtan tek şey, yan yana gelemeyeceğine inanılan taraftar gruplarının bir araya gelmesiydi.

Gezi Parkı sürecinin en öndeki aktörlerinden biri taraftar grupları, daha doğrusu Beşiktaşlılar ve çArşı oldu. Gezi Parkı Direnişi’yle Beşiktaş taraftarları nasıl buluştu?

O süreci yönlendiren biz değildik; harekete dâhil olduk. Tabii, böyle spontan gelişen eylemlerde çok örgütlü davranamıyorsun. Eylemlerde bir süre sonra, “Artık formalarımızla, atkılarımızla geleceğiz ki en azından alanda birbirimizi tanıyalım” diye karar alındı. Hasbelkader eylemlerdekilerin polisi, devleti ve şiddeti çok tanımamasından ötürü en öne biz düşmüş olduk. Bir de futbol taraftarlarının şöyle bir özelliği vardır: Mahalle çocukları ve serde yatan delikanlılıktan dolayı geri çekilmek nedir bilmezler. Maçlardaki kavgalarda da böyle olur bu. Beşiktaş bir semt takımı olduğu için, polise karşı birlikte direndiğim kişiler mahalleden gerçekten arkadaşım olan, her gün oturup sohbet ettiğim insanlar. Orada sadece takımın için değil; arkadaşını, dostunu terketmemek için de bulunuyorsun. Hep yüzyüze bakıyor olmak o dik duruşu da beraberinde getiriyor.

Taksim’de yoğunlaşan çatışmalar Beşiktaş’a nasıl sıçradı? 

Başbakanlık çalışma ofisinin burada olmasından kaynaklandı. Bir grup insan biraz dinlenmek, nefes almak için önce Kabataş’a, oradan da Beşiktaş’a çekildi. Gittiğimizde bu işi sosyal medyadan takip eden büyük bir kalabalık bekliyordu zaten. O ara kalabalık heyecanına karşı koyamadı ve Başbakanlık ofisine doğru yürüyüşe geçildi. Sabaha karşı Taksim’e geri dönmeyi planlıyorduk ama bu olay üzerine semtten çıkamadık. Özellikle Akaretler yokuşunda polis çok sert müdahalelerde bulundu. Daha farklı bir gaz atıldığını söylüyorlar ama artık her cins gazı solumaya alıştığım için ben farkı pek kestiremedim. Zaten öyle maske, gözlük falan da kullanmıyordum; genelde sadece atkımla duruyordum barikatlarda. Çatışma saatlerce sürdüğü için yirmi kişilik gruplar haline geldik ve barikatlarda sırayla durmaya başladık. Bir ara arkadaşlar polise mola işareti yaptılar, yani “Çekilmeyeceğiz, vermeyeceğiz semti ama biraz soluklanalım” dediler. Kendimizdense, gazdan etkilenip bayılanları taşımaktan yorulduk zaten! Herkesin en öne gelmesine gerek yok, arkalardayken destek olmanın da yolları var. Öne geldiklerinde ilk defa gazla karşılaşan amcalar, teyzeler, “Ay bu gaz çok feci bir şey” deyip bayılıyor. Ulan bir kere gördün zaten, heyecan arama, en öne gelme işte! Bayılanları geriye taşımak bizi Akaretler’e sürükledi, yoksa geriye çekilmezdik. 1 Mayıs’ta Kartal Heykeli bizim için semboldü; heykeli polisler işgal ettikçe birileri çıkıp, “Kartal’ı işgal edemezler, Optik Başkan’ın ruhu orada yatıyor” diyor, bunu duydukça tekrar yükleniyorduk.

Polisle çatışmaların sürdüğü günlerde ben de semtteydim ve ciddi bir işbölümüne şahit oldum. İstanbul’un başka noktaları ve Ankara da savaş alanına dönüştü ama Beşiktaş’ta durum farklıydı. Öyle ki, saatlerce süren polis saldırılarından sonra sabah semt sanki onca çatışma yaşanmamış gibi tertemiz oluyordu. Bu dayanışmanın geliştirilmesinde Beşiktaş’ın kendine has özelliklerinin payı var mı?

Beşiktaş küçük ve herkesin birbirini tanıdığı bir mahalledir. Yıllardır tanıdığımız faşist bir abimiz vardı. Kapısını çaldığımızda internetten bulduğu kadarıyla solüsyonlar hazırladığını gördük. Yüzlerimizi yıkayıp, ihtiyaçlarımızı karşılayıp bizi sokağa geri gönderdi. Adam MHP’li olsa da semti savundu. Bu dayanışma sayesinde revirler de kurduk. Ankara’ya gelince… Ankara insanı farklıdır. Neşet Ertaş’la büyümüş bozkır çocukları onlar; geri vitesleri yok yani. Serdar Ortaç dinleyenle bir olmaz… Ben de Ankara’da okudum, sopalarla dayak yesek de geri adım atan olmaz.

Polisin tüm şiddetine ve acımasızlığına karşın kalabalıkların benimsediği eleştirel ve mizahi dil, polisin psikolojisini zayıflattı mı?

Umarım öyle olmuştur. Eskişehir maçındaki olaylar sırasında dayanamayıp bir polisin yakasına yapışmış, “Bak oğlum, insan değilsiniz siz. Vicdanınız yok tamam, peki aranızda Beşiktaşlı da mı yok?” demiştik. Onlar robotlaşmış gibiler. Yenildik mi mahallede herkesin yüzü düşer, yendik mi de hep beraber eğleniriz. Polis muhabbeti de konuşmalarda hep geçer. Ama öyle, “Onlar da görevini yapıyor” gibisinden laflar edilmez, hikâye bunlar. Biz onlara, “Burası zaten güvenli bir mahalle kardeşim, siz kimsiniz? Mahallemize silahla girmeyin!” diye hep söylüyorduk zaten.

Başbakanlık çalışma ofisinin Beşiktaş’a taşınması, Beşiktaşlıların polisle daha sık karşılaşmasını sağladı mı?

Elbette. En azından anında müdahale şansları oluştu. Eskiden maçlara savaşa gider gibi giderdik ama artık öyle satırlar, döner bıçakları yok, o dönemler geldi geçti. Polisin bu kadar yakın olması bizi başka önlemler almaya, aklımızı, yaratıcılığımızı daha çok kullanmaya sevk etti. Elli bin kişilik yürüyüşten önce bir masada oturduğumuz sırada çArşı’nın kurucularından abilerle 15 dakikada bir marş yazdık. Daha biz alana girerken, marş söyleniyordu. Nereden duydularsa artık, hemen ezberlemişler!

Vatandaşın bundan sonra polisle olan ilişkisi nasıl olacak? Nasıl yüz yüze gelecekler?

Bugün polisle ilgili güven kaybı had safhada. Eskiden, “Memur görevini yapıyor” diyenler bile polise taş atmaya başladı. Yıllardır polise taş atan Kürt çocuklarını “terörist” olarak belleyen insanlar polise taş atmaya başlamışsa, “Canın yanarsa, taş atarsın dayı!” algısı gerçekten anlaşılmışsa ülkede bazı şeylerin gerçekten değişebileceğine inanırım. Bu algılar değişmedikten sonra bu çatışmanın, direnmenin bir anlamı yok. Kürtlerin onca yıldır taş atmalarının sebebi anlaşılmışsa artık geri dönüşü olmayan bir zihinsel devrim olmuş demektir. Bunu biraz tarih gösterecek bize; eğer halklar arasındaki empati yeteneğinde bir devrim olmuşsa, artık bu işin geri dönüşü olmaz.

Kimilerinde, Ankara TEKEL direnişinde öğrenilenlerin Gezi Parkı Direnişi’ne içten içe öncülük ettiği kanısı var. Buna katılıyor musunuz?

Bu heyecanın daha iyisini, daha katısını TEKEL eylemlerinde yaşadım. 78 gün boyunca bilfiil çadıra çorba dağıttık, iç çamaşırı dağıttık, oradaydık… Birbirimize sessizce, “Devrim geliyor herhalde” diyorduk. Ama bazı şeylerin zafer sarhoşluğu yaratmasından ötürü, bugün TEKEL direnişinden kalan tek bir kazanımımız yok. Sadece bireysel olarak bazı pratikler kazandık o süreçte. TEKEL direnişinden Gezi’ye kalanlar oldu elbette ama TEKEL bir sınıf meselesi olduğu için işin içinde daha örgütlü ve bilinçli bir kitle vardı. Oturmuş bir düzenin üzerine bağımsız Ankara halkı eklenmişti. Bu kez tecrübesiz bir kitle harekete geçti. Polisle yoğun çatışmaların yaşandığı günlerde nerelerden kaçılacağı, nerelere saklanılacağı bilinmiyordu. Oysa TEKEL direnişinde bu detaylar planlanmıştı. Halk hareketlerinin böyle acemilikleri olabilir, her şeyin dört dörtlük olmasını bekleyemeyiz. Ama bu iş daha örgütlü bir hale dönüşemeyip kendiliğinde sona ererse çok kötü olur. “Saldırdık, yendik, girip işgal ettik… Ama bir şey olmadı!” gibi bir algı oluştuğunda, bunu tersine çevirmek çok zordur. Kuyuya düşmek bazen çok iyi bir şeydir; dışarı çıkmak için bir amacın, hırsın vardır. Ama kendin vazgeçersen kuyuya düşmüş olmuyorsun “Yaptık, olmadı” diyorsun ki onun bir karşılığı yok…

Gezi Parkı olaylarıyla birlikte güncel taraftar algısında önemli bir değişim oldu. Taraftarın bundan sonra karşılığı ne olacak?

Yıllardır abilerimizin dediği bir şey vardır: “Futbol ‘yalnızca futbol’ değildir; hayatın kendisidir. Ve futbol afyon olduğu kadar, aynı zamanda patlayıcı bir maddedir de.” Bu futbol algısını nasıl kullanacağını bilmelisin. Eğer sen dışarıdan bakıp, “Bu taraftarlar lümpen kardeşim. İçiyorlar, küfrediyorlar…” diyip onları sistemin kucağına bırakırsan, sistem onları istediği gibi militanlaştırır. Ama futbol bugün halkın uğruna savaşıyorsa bu önemli ve gerekli bir şeydir. Bundan sonra Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzonspor taraftarlarının da daha halktan, emekten, bu kazanımlardan ve barıştan yana bir şeyler dillendirmelerinin önünü açmak lazım. Bu insanlar futbol taraftarı olmanın dışında işçi, emekçi, taşeron, tacize uğrayan kadın, sokakta polisten dayak yemiş adam ve daha pek çok kimliğin sahipleri… Yaşam içinde onları bir araya getiren pek çok kimlik var, dolayısıyla takımlar arasındaki birleşme ister istemez olacak. Futbolun bir özelliği de alt kültürünün elinde oluşudur; asla burjuvanın eline verilmemelidir. Alt kültüre ait olduğu için, taraftar devletin tüm tecavüzlerine birebir maruz kalan insandır. Bunları da futbolla deşifre edebilirsek o zaman bir halk hareketi güçlenebilir, idealimizde olmasını istediğimiz devrim olabilir. Yoksa bir Kasımpaşalı veya İzmir’deki bir futbol takımı taraftarı istemezse devrim olmaz. Onların çelişkilerini de ortaklaştırabileceğimiz bir ortam gerekir.

İktidar senelerdir örgütlü kitleleri, “Bunlar terörist, militan” diyerek ötekileştiriyordu fakat futbol taraftarlarının bu taleplere destek vererek sokaklara inmesi, bu söylemlerin sahipleri için afallatıcı bir gelişme oldu. İktidarın söylemlerinde bu şaşkınlığı hissediyor musunuz?

Taraftarların sokakta olması iktidarı şaşkına çevirdi ama keşke Beşiktaş çArşı değil de, bir Fenerbahçe taraftar grubu da bizim kadar direnerek bilindik taraftar kabulünü yıkmış olsaydı. Beşiktaş’ın zaten çizgisi bellidir; Beşiktaş taraftarı toplumsal olaylara hep duyarlı olmuştur. Ama Galatasaray ve Fenerbahçe’den taraftar grupları da bizim söylemlerimizi sahiplenmiş olsaydı durum şimdi daha farklı olurdu. Devlet yeni taraftar imajını yok etmenin peşinde. Örneğin, bazı taraftar gruplarının, “Biz bu tip olaylara karışmayız” minvalindeki açıklamaları, devlet söyleminin tipik örnekleridir. Senin elinde taş varsa, iktidarın elinde de bir çok stratejik aygıt var. Bunu birilerine söyletmeleri gerekiyordu çünkü Galatasaray taraftarları azımsanmayacak kadar büyük bir kitle.

Bu sürecin sonunda hayatlarımızda neler değişmiş olacak?

Devlet Gezi Parkı’ndan vazgeçse bile asgari ücret hâlâ 800 lira. Sadece bugünü değil, bir adım sonrasını da konuşabiliyor olmalıyız. Artık halkın öğrenen değil talep eden konuma geçmesi lazım. Gezi Parkı’nda gördüğüm en büyük eksiklik, bir iktisat atölyesinin bulunmayışıydı. Devrim öyle bir şey değil ki gözünü açtığında gerçekleşmiş olsun! İki gün sonra Devlet Su İşleri’nde biz olacağız, ne yapacağız orada? Kadrolarımızı çok hızlı bir şekilde oluşturmamız lazım. Tarım, sanayi, ekonomi politikalarını tasarlayarak daha refah dolu bir toplumu nasıl oluşturabiliriz diye düşünmemiz lazım. Bu kadar emek, bu kadar uykusuz gecenin ardından, “Evet yapabiliriz. Bir üçüncü ihtimal de mümkündür” diyebilmemiz lazım. Biz bunları düşünen, tartışan ama aynı zamanda da içki içen, kavga eden, futbolla heyecanlanan insanlarız. Biz hayatımızın tümünü futbola vermiş, başka hiçbir şeyden anlamayan insanlar değiliz. Bir yumurta duvara çarptığında yumurta ne kadar haksız olursa olsun, biz yumurtadan yanayız; çünkü kırıldı bir kere… Biz her zaman ezilenden, düşenden yanayız.

Söyleşi: Doğu Eroğlu
* http://www.siddethikayeleri.com/yalnizca-taraftar-degil-somurulen-emekci-siddet-gormus-vatandasiz/

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.